|
Varoluşçuluk
Varoluşculuk
öğretisine göre, evrende kendi varlığını yaratan tek varlık insandır. İnsan
kendi değerlerini kendi tayin eder ve kendi yolunu kendisi çizer. O halde insan
özgürdür. Yani insan kendi sorumluluğunu üstlenebileceği oranda özgürdür. İnsan
kendi varlığını tayin ettiği için özgür ve dolayısıyla sorumludur. İnsan bu
sorumluluk nedeniyle bunalım, kaygı ve sıkıntı duyar. Varolma sorumluluğundan
doğan bu kaygı ve sıkıntı insanın temel davranış ve eylem gücünü oluşturur.
Varoluş anksiyetesi, yaşamın sorumluluğunu hissetmektir.
Hayvanlar
çevrelerinin farkındadır. İnsan ise farkında olduğunun da farkındadır. Doğmuş
olduğumuzu ve bir gün öleceğimizi biliriz. Ölümün kaçınılmazlığı yokluk ve
hiçlik duygularını yaratır. Bu duygu ise insanı doyumlu ve anlamlı yaşayıp
yaşamadığı konusunda kaygılandırır.
İnsan
kendinden kaçmak için basmakalıp dünyaya sığınır. İnsan kendinden kaçmak için
basmakalıp dünyaya sığınır. İnsanı kendi hakiki varlığına sırt çevirmeye ve
kendi dışındaki basmakalıp dünyaya dalmaya,kendisini değil de nesneler
dünyasını başlı başına bir amaç saymaya iten şey insanın hakiki varlığına
katlanamayışıdır. Birey kendi özgürlük ve sorumluluğuna katlanamaz ve bunun için
gündelik basmakalıp değerlere sığınarak özgürlüğünü ve sorumluluğunu ortadan
kaldırmaya çalışır. Bireyin öz benliğine dönmesi, ölümü bütün varoluşu yok eden
o kesin sınırı korkusuzca göze almasıyla mümkündür.

Varoluşçulara
göre insan ve içinde bulunduğu dünya tek bir bütündür. Straus "beyin değil insan
düşünür "der. Bundan dolayı varoluşçu görüş insanı da tümüyle parçalara
ayırmadan ele alır. İnsanı bilinç ve bilinçaltı olarak ayırmanın ön yargılı ve
zararlı bir yaklaşım olduğuna, bunun varoluşun bütünlüğünü bozduğuna inanır.
Varoluşçu
psikoloji davranışların nedenlerini açıklamak yerine, içinde bulunulan anda
yaşanılanları anlamaya çalışır. Psikoterapide hastanın geçmişi önemli olsa bile,
şu anda yaşanılanlar daha önemlidir.
Varoluşçu
psikoterapide tutum şöyledir:
(1) İnsan
sorununu üstlenebildiği kadar güvenli ve dolayısıyla özgürdür. Bu nedenle tüm
mesele seçim ve karar vermededir. Bu noktada benim varoluşcu anlayışı benimseyen
meslektaşlarıma bir kaç sorum var.
1-Tüm mesele
karar verebilmek ise neden sigarayı bırakmaya karar veren insanların çoğu
bırakamamakta hatta belki e bu karardan sonra içtikleri sigara sayısı sigarayı
bırakamamaktan dolayı artmaktadır.
2- Varoluşçu
bir psikoterapist danışanına karar vermeyi tavsiye ettiğinde ya danışan "gördüğünüz
gibi sosyal fobi ve depresyondan kurtulmaya karar verdiğim için burada terapiye
devam ediyorum ama karar vermek yetmediği için hala sorunlarımdan kurtulamadım"
derse varoluşçu arkadaşlar ne cevap veriyorlar acaba doğrusu çok merak ettim.
Diyelim ki varoluşçu arkadaş "kararlarınızı zayıf veriyorsunuz iyi karar,
uygulanan karardır" diye cevap versin bu sefer danışan o "kadar güçlü karar
verme yeteneğim olsaydı zaten size hiç gelmezdim" demez mi?
(2) Varoluşçu
yaklaşımda öfkelenecek bir durum meydana gelmişse öfkeyi yaşamalıyız. Üzülürsek
üzüntüyü yaşamalıyız. Var isek duygularımızı yaşamalıyız.
(3)
Varoluşçu görüşe göre insan mantıklı düşünceyle anlaşılamaz. Bu nedenle terapist
olayları kendi mantığıyla izlememeli, hastanın mantığıyla izlemelidir.
(4)
Varoluşçulara göre ölüm korkusu bir insanda varsa bu insan yaşamayı beceremiyor
demektir.
Varoluşçu
Psikoterapiler
İnsan beyninin çalışma
prensipleri ile ilgili son yıllarda ilginç çalışmalar var. Beyin yarım
kürelerinin fonksiyonları üzerine araştırmalar yapan bilim adamları bir takım
ciddi sonuçlara ulaşmışlardır. Bu çalışmalara göre insan beyin yarım küreleri
farklı fonksiyonlara sahiptir. Sağ beyin sentezci, hayalci, keşfeden, yaratan
ve sanatçı özelliklere haiz iken, sol beyin analizci,parçacı, mantıklı düşünen,
matematiksel bakan, de terminal bağlara sıkı sıkıya bağlı ve dilin
yapılanmasını sağlayan bölümdür.
Yukarıdaki
cümlelerimin konu ile bağlantısı olmadığını düşünen okuyucular olabilir.
Gestalt psikolojisini mikst beyin yapısının bir ürünü görüp diğer psikoloji ve
terapilere bakacak olursak hep sol beyin fonksiyonları açısından insanları
inceliyorlar gibi. Ancak varoluşçu psikoterapi yaklaşımı diğer tüm yöntemlerin
karşısına farklı bir kimlikle çıkıyor ve hepsini reddediyor.
Prof. Dr.
Özcan Köknel Varoluşçu Ruhbilim yaklaşımı hakkında güzel bir özet yaparak
şunları söylemektedir."Varoluşçuluğu oluşturan düşünce akımları 19. yy.
ortalarında başlamıştır. Gizemci düşünür Kierkegaard'ın (1813-1885) gizemsel
düşüncelerinden yararlanan Heidegger (1889-1976), insanın kendi varlığının
kendisi tarafından yaratıldığını ileri sürerek bu öğretiyi ortaya atmıştır.
Varoluşçuluk öğretisi, insanın kişisel anlamını değerlendirmesini, yaşama
sürecinde kendi yolunu seçmesini, düşman ve amaçsız bir evrenin doğurduğu,
kişiliğin yitirilmesi tehlikesine karşı, insanın kendi özgür istemiyle
direnmesi gerektiğini savunur. Gabriel Marcel'in (1889-1973) öncülüğünde
Tanrıcı varoluşçuluk; Jean Paul Sartre'in (1905-1980) öncülüğünde Tanrısız
varoluşçuluk adını alarak iki ayrı akım olarak kısa bir süre içinde gelişmiş
ve yayılmıştır.
19. ve20.
yy.'da, Varoluşçu Ruhbilime katkısı olan ilk ruhbilimci olarak Franz Brentano
(1838-1917) gelir. Brentano, bilinç alanında ancak duyu organlarıyla
algılanabilen süreçler üzerinde durarak, aynı zamanda görüngüye (fenomen)
dayanan öğretiyi de kurmuştur. Husserl (1859-1938) bu öğretiyi geliştirmiş,
varoluşçu çözümlemeyi getirmiş ve Freud'un yapısal kuramını kabul ederek
hastalara yaklaşımda kullanmıştır. Bunları, Ludwig Binswanger (1881-1966),
Karl Jaspers, Eugen Minkowski, Medard Boss,Erwin Strauss, Antonia Wenkart
izlemiştir. Bu bilim adamları varoluşçu öğretinin ruhbilim ve ruh hastalığının
tedavisinde kullanılan yöntemler içinde yer alıp gelişmesine öncülük eden
görüngücülük öğretisinin de kurucuları olmuşlardır.
Varoluşçuluk öğretisine göre, evrende kendi varlığını kendisi yaratan tek
varlık insandır. İnsandan başka tüm varlıklar, varoluşlarından önce
yapılmışlar, biçimlenmişler, nitelik kazanmışlardır. insan kendini nasıl yapar,
varlar ve değerlendirirse insan odur. Yaşama anlam veren insanın kendisidir.
İnsan kendini varladığı için özgür ve sorumlu olmak zorundadır. Bu sorumluluk
nedeniyle bunalım, sıkıntı, kaygı duyar. Varolma so-rumluluğundan doğan bu
kaygı ve sıkıntı, insanın temel davranış ve eylem gücünü oluşturur.
Görüldüğü
gibi, Varoluşçuluk, nesnel varlığı insana, insanı kişisel varlığa, kişisel
varlığı da düşünceye bağlayarak idealizme varmaktadır." (Köknel s:29-30, 1984)
Varoluşçulara göre insan davranışları doğadaki diğer fiziksel olaylar gibi
değerlendirilemez, incelenemez, kategorilere ayrıştırılamaz. İnsan
davranışları bu bağlamda açıklanamaz, ancak anlaşılabilir. İnsan
davranışlarının anlaşılabilmesi için veya insanın bütüncül olarak
anlaşılabilmesi için tüm yargılardan ve ön fikirlerden uzak olmak gerekir.
İnsan mekanik bir aygıt olmadığından onun davranışlarını bir takım gruplara
ayırmak, sistematize etmek , şablonlaştırmak insanı anlamak değil , tam
tersine onun anlaşılmasını zorlaştıran temel faktördür. Hele hele bir takım
hastalık isimleri altında insanları birer kemiyet gibi değerlendirmek,
bilgisayar programlarına kodlamak, sistematize etmek insana yapılacak en büyük
ihanetlerden biridir.
İşte
varoluşçu felsefeden yola çıkan bilim adamları insanı anlamak için toptan
psikiyatriyi reddeden anti psikiyatri anlayışlarına da kaynaklık etmişlerdir.
belki de insana insanca bir yaklaşım tarzını varoluşçu terapilerde bulmak
mümkündür. İnsanın gerçekten insan olarak değerlendirildiği hasta ile hekimin
eşit şartlarda gerçeği aradığı anlayış ve yaklaşım tarzı sadece varoluşçu
tedavilerde mümkündür. Bu kadar müsamahalı ve geniş bir yaklaşım tarzını
ihtiva etmesi nedeni ile uygulamada geniş bir yelpazenin varlığı da
kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Bu tedavi
programında kişi hekimi ile eşit şartlar altında kendini anlamaya çalışır,
patoloji olarak görülen bozuklukları anlamaya hayatını anlamlı kılmaya ve
aktif bir üretkenliğe dönmeye çalışır.
Varoluşçu
psikoterapistler arasından Victor Frankl'ın görüşlerine ve eklektik tarzına
bakmakta yarar vardır. Ona göre;" Ego'yu tedavi etmek amacı ile O,
eklektisizme yönelerek psikoterapi, davranış tedavisi, ilaç tedavisi, ve
gevşeme egzersizlerini bir arada kullanmaya kadar işi ileri götürmüştür. Buna
kendi yarattığı Logo terapi adlı yöntemi de eklemiştir. Bu yöntemin temel
hedefi hastada az yada çok miktarda kaybolmuş olan egonun temel gücünü, yani
iradeyi geliştirmektir. Frankl'a göre yaşamında artık anlam göremeyen bir kişi
hastalanır, çünkü insan anlam yokluğunda varolamaz. Logo terapide anlama ve
özneye saygı şu yönlerde ortaya çıkar. Varoluştaki kişisel amaç ve değerlerin
keşfedilmesine engel oluşturan şeylerin analizi zorunlu olarak anlama çabasını
ve öznelliğe saygıyı gerektirir. Ama logo terapi aynı zamanda iradeyi ve
sorumluluk duygusunu uyandırmaya ve desteklemeye yönelik teknikleri de içerir"
(Güleç,s:111,1993)
Her hasta
farklıdır. Semptomların ifadesinde kullanılan dil her hasta için farklıdır.
Hastaların ifadeleri ancak kendi içsel ve dışsal dinamikleri ile
birleştirildiğinde anlam kazanır. Hastanın ruhunu anlamadan yapılan yaklaşım
tarzları her zaman hatalıdır ve kişiyi yanlış sonuçlara götürür. Hastaya
gerçekten yardımcı olmak istiyorsak tüm şahsi düşüncelerimizi bir tarafa
bırakarak hasta gibi hissetme , onunla beraber düşünmek zorundayız. Hasta ile
olan ilişkilerimizde , hastanın geçmişine kilitlenme değil , geçmişten
günümüze intikal eden şu andaki sorunlara yoğunlaşmak gerekir. Geçmiş şu anda
hastayı etkiliyorsa önemlidir. Her hekim az veya çok varoluşçu bir yaklaşım
tarzını benimsemek zorundadır. Hastaların kendi dünyalarında bağımsız ve özgür
bir fert olduğunu kavrayamayan , insan olarak onlara gerçekten değer veremeyen
hiç bir yaklaşım tarzının fazla yararlı olamaz.
Konuyla İlgili Olabilecek Bu Siteleri Ziyaret Edebilirsiniz
|