|
S. Freud'un Kronolojisi
1856 6 Mayıs. Moravia’da Frieiberg’de doğum.
1860 Aile Viyana’ya yerleşir.
1865 Gymnasium’a (ortaokul) girer.
1873 Viyana Üniversitesine tıp öğrencisi olarak girer.
1876-82 Viyana’da Fizyoloji Enstitüsünde Brücke’nin yanında çalışır.
1877 İlk yayınlar: anatomi ve fizyoloji üzerine makaleler
1881 Tıp doktoru olarak mezun olur
1882
Martha Bernays ile nişanlanma 
1882-5
Viyana Genel Hastanesinde çalışma, beyin anatomisi üzerinde yoğunlaşma: pek çok yayın
1884-7
Kokainin klinik kullanımı üzerine araştırmalar
1885
Nöropataloji Privatdozent’i (üniversite hocası) olarak atanma
1886
Martha Bernays’la evlenme. Viyana’da sinir hastalıkları üzerine özel muayenehane açış.
1886-93
Viyana’da Kassowitz Enstitüsünde nöroloji üzerine, özellikle çocuklardaki beyin felçleri üzerine sürekli çalışma ve pek çok yayın
1887
En büyük kızının doğumu (Mathilde)
Konuyla İlgili Olabilecek Bu Siteleri Ziyaret Edebilirsiniz
1887-1902
Berlin’deki Wilhelm Fliess’le arkadaşlık ve yazışma. Freud’dun, bu dönemde, ona yazdığı ve ölümünden sonra, 1950’de yayımlanan mektupları görüşlerinin gelişimine pek çok ışık tutmuştur.
1887
Uygulamalarında hipnotik telkini kullanmaya başlar
1888 (yak)
Histerinin katartik sağaltımında hipnozu kullanarak, Breuer’i izlemeye başlar. Giderek hipnozu bırakır ve onun yerine serbest çağrışımı geçirir.
1889
Telkin tekniğini incelemek üzere, Nancy’de Bernheim’ı ziyaret eder. En büyük oğlunun doğumu (Martin)
1891
Afazi üzerine monografi.
1892
En küçük oğlunun doğumu (Ernst).
1893-8
Histeri, obsesyonlar ve anksiyete üzerine araştırma ve kısa makaleler.
1895
Breuer ile birlikte, “Histeri Üzerine Çalışmalar”; olgu öyküleri ve Freud’un kendi tekniği betimlemesi.
1893-6
Freud’la Breuer arasında giderek artan görüş ayrılığı. Freud, savunma ve bastırma kavramlarını ve de nevrozun, ego ile libido arasında bir çatışmanın sonucu olduğunu getirir.
1895
Bilimsel bir ruh bilim projesi: Freud’un Fliess’e mektupları arasında bulunur ve ilk kez 1950’de basılmıştır. Ruhbilimi nöroloji terimleri ile anlatmak için başarısız bir girişim, ama Freud’un daha sonraki çoğu
kuramının habercisidir.
1896
“Ruh çözümleme” teriminin ortaya çıkışı. Babasının ölümü (80 yaşında).
1897
Freud’un öz-çözümlemesi; yaralanma kuramının terk edilmesine ve çocuksu cinsellik ve Oediepus karmaşasının benimsenmesine yol açmıştır.
1900
“Düşlerin Yorumu”. Son bölümünde, Freud’un zihinsel süreçler, bilinçdışı ve haz ilkesinin üstünlüğü üzerine tüm görüşleri ilk kez özetlenir.
1901
“Günlük Yaşamın Psikopatolojisi”. Bu, düşler hakkındaki kitapla birlikte, Freud’un kuramlarının, yalnızca patolojik durumlara değil normal zihinsel yaşama da uygulandığını ortaya koyar.
1902
Professor Extraordinarius atanır.
1905
“Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme”: İnsanoğlunda, cinsel içgüdünün gelişiminin, bebeklikten erişkinliğe dek ilk kez izlenişi.
1906 (yak)
Jung ruh çözümlemeye katılır.
1908
Ruhçözümleyicilerin ilk uluslar arası toplantısı (Salzburg’da).
1909
Freud ve Jung konferans vermek üzere A.B.D.ye çağırılırlar. Bir çocuğun ilk çözümlemesinin olgu öyküsü (küçük Hans beş yaşında) daha önce, erişkinlerin çözümlemesinden çıkarılmış olan sonuçların, özellikle de
bebeklik cinselliği ile Oediepus ve iğdiş edilme karmaşasına ilişkin olanların desteklenmesi.
1910 (yak)
“Narsisizm” kuramının ilk ortaya çıkışı.
1911-15
Ruh çözümleme tekniği üzerine makaleler.
1911
Adler’in ayrılışı. Ruh çözümleme kuramlarının psikolojik bir olguya, Dr. Schreber’in öz yaşam öyküsüne uyarlanması.
1912-13
“Totem ve Tabu”: Ruh çözümlemenin, antropolojik malzemeye uyarlanması.
1914
Jung’un ayrılışı. “Ruhçözümsel Devinimin Tarihi Üzerine”. Adler ve jung hakkında polemik yapılan bir kesimi de içerir. Son büyük olgu öyküsünü, “Kurt Adam”ı yazar. (1918’e dek yayınlanmamıştır).
1915
Günümüze yalnızca beş tanesi gelmiş temel kuramsal sorularla ilgili oniki “metapsikolojik” makaleden oluşan dizi.
1915-17
“Giriş Konferansları”: Freud’un görüşlerinin birinci Dünya Savaşı’na kadarki durumunun kapsamlı genel bir değerlendirmesi.
1919
Narsisizm kuramının savaş nevrozlarına uygulanması. İkinci kızının ölümü.
1920
”Haz İlkesinin ötesinde”: “yineleme takıntısı” ve “ölüm iç güdüsü” kuramının ilk kez açık olarak tanıtılması.
1921
“Grup Ruhbilimi”. Egonun sistematik bir çözümsel incelenmesinin başlangıcı.
1923
“Ego ve İd”. Bir id, bir ego ve bir de süperegoya bölünmesiyle aklın yapı ve işleyişinin büyük ölçüde düzeltilmiş tanımı. Kanser hastalığının ortaya çıkışı.
1925
Kadınların cinsel gelişimi üzerine düzeltilmiş görüşler.
1926
“Ketvurmalar, Belirtiler ve Anksiyete”. Anksiyete sorunu üzerine düzeltilmiş görüşler.
1927
“Bir yanılsamanın geleceği”. Bir din tartışması: Freud’un geriye kalan yıllarının çoğunu adadığı bir dizi toplum bilimsel çalışmanın birincisi.
1930
“Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları”. Bu, Freud’un yıkıcı iç güdüler (ki ölüm iç güdüsünün bir görünümü sayılmıştır) üzerine ilk kapsamlı çalışmasını içerir. Freud, Frankfurt kenti tarafından Goethe ödülü ile
ödüllendirilir.
1933
Hitler Almanya’da güç kazanır. Freud’un kitapları Berlin’de halk önünde Naziler tarafından yakılır.
1934-8
“Musa ve Tek Tanrıcılık”. Freud’un yaşarken yayımlanan son kitabı.
1936
Hitler’in Avusturya’yı işgali. Freud, Londra’ya gitmek üzere, Viyana’yı terk eder. “Ruhçözümlemenin Bir Taslağı”. Ruh çözümlemenin son, bitmemiş ama köklü bir tanımı.
1939
23 Eylül, Londra’da ölümü.
FREUD'UN KİŞİLİK KURAMI
Freud'a göre insan kişiliğinin üç temel birimi bulunmaktadır. İd, ego ve süperego. Diğer bir tanımla, altbenlik, benlik ve üstbenlik
İd (Altbenlik)
İd, kişiliğin temel sistemidir. Ego ve süperego ondan ayrımlaşarak gelişir. İd, kalıtsal olarak gelen, içgüdüleri içeren ve doğuştan var olan psikolojik eğilimlerin tümüdür. Ruhsal enerji kaynağı olan id, diğer
iki sistemin çalışması için gerekli olan gücü de sağlar. Enerjisini bedensel süreçlerden alır. Freud, İd'e "gerçek ruhsal varlık" demiştir; çünkü id, nesnel gerçeklerden bağımsız ve öznel bir yaşantı
dünyasıdır. İd, fazla enerji birikimine katlanamaz ve böyle bir durum organizmada gerilim yaratır. Bu gerilimi gidermek için id, biriken enerjiyi biran önce boşaltma eğilimi gösterir.
Freud, bu bağlamda bir haz ilkesinin egemenliğinden söz etmektedir.
Haz ilkesinin egemenliği altında işleyen İd, bütün isteklerinin anında yerine getirilmesini bekler. Düşünce bu kısımda etkili değildir. İdin kaynağı bilinç altı dürtülerdir. Birey çoğu kez bu dürtülerin
etkisinin farkında değildir. İdin dış dünyayla bağlantısı yoktur; zaman ve yer kavramı tanımaz. Birbirine karşıt dürtü ve eğilimler burada yan yana bulunabilir.
Ego haz arar, acıdan kaçar. Zaman zaman da dış dünyayla ilişkilerini keser, uykuya dalar. İd ise tamamen bilinçsizdir. Doğrudan doğruya tanınamaz. Soydan ve kalıtımdan gelen her şey burada yer alır. İçgüdüler,
içgüdüsel ve tutkusal dürtüler burada barınırlar. Varlığını koruma ve cinsel ihtiyaçların kaynağı cinsel iç güdü, saldırganlık içgüdüsü idde yer alırlar.
Öte yandan, çocukluk çağında ve sonraları da hayat boyunca bilinçaltına itilmiş unsurlar İd'de toplanırlar. Burada bulunan haz ilkesi acı bir tansiyonun yerini hoş bir hale bırakmasını sağlamaya çalışır. Yani
id, acıdan kaçınma ve haz duyabilme amacını güder. Gerilimi boşaltmak için önce bunu ortadan kaldıracak nesnenin ya da kişinin imgesini oluşturur. Örneğin birincil süreç, aç bir insana herhangi bir besin
maddesinin zihinsel görüntüsünü sağlar. Ancak bu tek başına gerilimi gidermeye yetmez. Aç insan, besin maddesinin zihinsel imgesiyle doymaz. Dolayısıyla yeni ya da ikincil psikolojik süreçler geliştirilir ve
böylece kişilik yapısının ikinci sistemi olan ego belirlenir.
Ego (Ben)
Ego, İd'i denetim altında tutmaya çalışan kişilik birimidir.Freud, 'gerçek dış dünyanın etkisi altında altbenliğin (İdin) bir parçasının özel bir gelişme' gösterdiğini, 'dış uyaranları algılayan ve aşırı
uyaranlara karşı ruhsal yapıyı koruyan bir dış tabakadan', giderek özel bir yapı geliştiğini ve bu yapının 'altbenlik ile dış dünya arasında bir arabulucu' görevini yüklendiğini ileri sürdü ve gelişen bu yapıya
benlik (ego) adını verdi.
Ego, organizmanın gerçek nesnel dünyayla alışverişe geçme ihtiyacından varlık bulur. Açlığın giderilmesi için aç insanın yiyeceği arayıp, bulup yemesi gerekir. Bunun için dış dünyada var olan yiyeceğin gerçek
algısıyla yiyeceğin zihinsel imgesini birbirinden ayırmayı öğrenmek zorundadır. Dolayısıyla belleğindeki imgeye uygun bir yiyeceğin görüntüsünü ya da kokusunu duyu organlarıyla araştıracaktır.
Ego, gerçeklik ilkesi'nin egemenliğindedir. Gerçeklik ilkesinin amacı, ihtiyacın giderilmesi için uygun bir nesne bulununcaya kadar gerilimin boşalımını ertelemektir. Gerçeklik ilkesi, haz ilkesini geçici
olarak engeller, ancak sonradan ihtiyaç nesnesi bulunduğunda haz ilkesi tekrar ön plana çıkar ve gerilim giderilir.
Benlik (ego) ruhsal yapının düzenleyici, denge ve uyum sağlayıcı (homeostatik) parçasıdır. Bu düzenleme ve uyum sağlama görevi şu yetiler aracılığıyla gerçekleştirilir.
1. Dürtüsel gereksinmelerin içerden algılanması;
2. Dış dünyadaki koşulların ve durumların algılanması;
3. Bütünleme ve birleştirme yetisi ile dürtülerin birbirleriyle, üstbenliğin istekleriyle düzenlenmesi ve çevresel koşullara uyabilecek bir niteliğe uydurulabilmesi;
4. Yürütme yetisi ile istemli davranışın eyleme geçirilmesi.
Egonun bilinçli ve bilinç dışı olmak üzere iki yönü vardır. Bilinç yönü ruhsal yapının yürütme organı, karar verme ve alınan kararları bütünleştirme işlevini üstlenirken, bilinçdışı ise savunma mekanizmalarını
içerir. Savunma mekanizmaları, idden kaynaklanan içgüdüsel dürtülere (spesifik olarak cinsel ve saldırgan nitelikte olanlara) karşıt gücü oluştururlar.
Ego, çevresindeki nesnelerin hangileriyle ilişki kuracağını seçer ve hangi güçlerin ne biçimde doyum bulması gerektiğine karar verir. Bu çok önemli yürütme işlevini yerine getirirken ego, aynı zamanda id'in,
süperegonun ve dış dünyanın birbiriyle çatışma durumunda olan istekleri arasında bir uzlaşma sağlamakla da yükümlüdür.
Ego, bir ihtiyacın giderilmesi için plan tasarlar, sonra bu planın geçerli olup olmadığını araştırıcı eylemlerde bulunur. Aç bir insan önce yiyeceği nerede bulabileceğini araştırır, sonra oraya doğru yola
çıkar. Buna gerçeklik sınaması denir.
Egonun önemli işlerinden biri de hareket yollarını kontrol etmektir. İd ile ilişkilerinde, Egoyu atın taşkın gücünü dizginlemeye çalışan bir süvariye benzetebiliriz.
Halis Özgü'nün (1976) tanımıyla ego, üçlü bir baskıyla karşı karşıya bulunan, bunun sonucu olarak da üçlü bir tehlike içinde yaşayan zavallı bir yaratıktır. Egonun karşılaştığı bu tehlikeler, dış dünyadan,
idden ve süperegodan gelmektedir. Bu yüzden ben, üç ayrı değişik sıkıntı ile karşı karşıyadır.
Egonun bir görevi de organizmayı acıdan korumak ve doyum sağlamaya çalışmaktır. Çocukluğun ilk dönemlerinde organizma daha çok acıdan kaçma haz ilkesinin etkisi altındadır, oysa ki zamanla gelişen benlik, neyi,
ne zaman ,nerede doyurabileceğine karar verme, dürtüleri ve gereksinmeleri bekletebilme, erteleyebilme gücünü kazanır. Görülüyor ki ilk çocukluk çağında daha çok altbenlik egemendir. Bekletebilme,
erteleyebilme, dürtülere başka türlü doyum yolları bulma, onları değiştirme, bastırabilme, uygun yer ve zamanda onların doyumunu sağlayan eyleme girişme ancak gelişmiş benlik aracılığıyla olur. Başka bir
deyimle benlik, dürtüler üzerinde göreceli bir egemenlik kurmayı öğrenir. Benliğin (egonun) dürtüleri bekletebilme, erteleyebilme gücüne engellenmeye dayanma gücü denir.
Böylece anlaşılıyor ki altbenlikte egemen olan doyum ve haz ilkesine karşılık benlikte egemen olan gerçeklik ilkesidir. Gerçeklik ilkesinin uygulanabilmesi, yukarıda tanımladığımız gibi iç ve dış uyaranların,
iç ve dış gereksinimlerin ve koşulların algılanması ve değerlendirilmesi ile olur. Gerçeği değerlendirme yetisi bireyin ruhsal dünyası içinde olup ve dışında olup bitenlerin ayırt edilebilmesidir. Neyin
düşünce, neyin eylem ve olay, neyin imge (hayal), neyin gerçek olduğunun bilinmesidir. Bu bir benlik işlevidir. Benliğin bu işlevi, özel durumlarda bozulabilir ya da gelip geçici olarak aksayabilir. Örneğin
korkulu bir düşten uyandığımızda, henüz bilincimiz tam uyanıklık durumuna geçmeden önce, belki birkaç saniyelik süre içinde, gördüğümüzün düş mü yoksa gerçek mi olduğunu ayırt edemeyebiliriz. Az sonra bunun bir
düş olduğunu, yani kendi ruhsal dünyamızda, zihnimizde yaşanmış bir olay olduğunu; gerçekte olmadığını fark ederiz. İşte benliğin bu işlevi de, engellenmeye dayanma gücü gibi, benlik gücünü yansıtan önemli bir
özelliktir. Genellikle gerçeği değerlendirme yetisinin süreğen zayıflaması, benliğin zayıflaması ile birlikte gider.
Süperego (Benlik)
Kişiliğin üçüncü ve en son gelişen sistemi süperego'dur. Bu sistem çocuğa ana-babası tarafından aktarılan ve ödül ve ceza uygulamalarıyla pekiştirilen geleneksel değerlerin temsilcisidir; kişiliğin ahlaki
yönüdür. Gerçekten çok, olması gerekeni temsil eder, hazdan çok kusursuzluğa ulaşmak ister. Süperegoyu ilgilendiren husus bir şeyin doğru ya da yanlış olduğuna karar verip, toplum tarafından onaylanmış değer
yargılarına göre davranmaktır.
Süperegonun başlıca işlevleri:
1. İd'den gelen iç güdüsel dürtüleri bastırmak ve ketlemek ki bunlar, özellikle toplumun hoş karşılamadığı nitelikteki cinsel ve saldırgan dürtülerdir.
2. Egoyu gerçekçi amaçlar yerine ahlaki amaçlara yönelmeye ikna etmek,
3. Kusursuz olmaya çalışmaktır.
Süperego, id ve egoya karşı çıkarak kendi istediği düzene yöneltme eğilimindedir. Ego, içgüdüsel isteklerin doyum bulmasını erteler, süperego ise bu istekleri tümden engellemeye çalışır. İd, ego, süperego
farklı ilkelerle çalışan psikolojik süreçlere verilmiş adlardır. Olağan koşullar içinde bu ilkeler birbirine karşıt çalışmaz, egonun yönetici önderliği altında bir ekip olarak birlikte hareket ederler. Böylece
kişilik üç ayrı parça olarak değil, bir bütün olarak işler. Bir diğer anlamda, id kişiliğin biyolojik bölümünü, ego psikolojik ve süperego toplumsal bölümlerini oluştururlar.
Bir toplumun "vicdanı", o toplumun bireylerinin süperegosunda yer alır ve süperego bireyin davranışlarını sürekli süzgeçten geçirerek bireye, "bu yaptığın doğru, aferin!" ya da "bu yaptığın yanlış, utan
kendinden!" mesajlarını verir. Ego ise hem idi memnun etmeye çalışır, hem de süperego tarafından azarlanmaktan kurtulmak ister.
İd, ego ya da süperegodan birinin diğerlerinden daha kuvvetli ya da zayıf olduğu zaman farklı kişilik türleri ortaya çıkar. Örneğin, süperegosu son derece gelişmiş olan ve diğer temel kişilik birimlerine baskın
olan kişi, büyük olasılıkla utangaç, özellikle cinsel arzularını ve kızgınlık duygularını, onların ifadesinin uygun olduğu ortamlarda dahi ender ifade eden bir kimse olur. Diğer yandan İd'i baskın olan bireyse
kendini bencil istek ve arzularının hemen o anda tatmin edilmesinin dışında başka hiçbir şeyi göz önüne almaz, yaşamda sürekli toplumla sürtüşme içinde olur, başkalarının haklarına, düşünce ve duygularına
saygısız, kendine ve topluma zararlı biri olur.
FREUD VE DORA VAKASI
Freud araştırmalarını düşler ve çcouğun ruhsal gelişimi gibi fenomenlere genişletirken bile, geçimini bir ruhsağaltım uzmanı olarak kazanmayı sürdürüyordu. Kuramsal çalışması gibi, sağaltımı da yıllar içinde
önemli ölçüde değişim ve gelişmden geçiyordu.
İlkin, özgür çağrışımın bulunuşuyla, sağaltım işi Freud'a göreli olarak yalın ve açık görünmüştü. Görünürde yapması gereken tek şey hastalarının özgür çağrışımlarını baskılanan patojenik düşünceler bilince
getirilinceye dek yüreklendirmekti. O zaman daha önce o düşünceleri simgeleyen belirtiler gereksizlşeip yitiyorlardı. Freud, bununla birlikte, çok geçmeden hastalarının dirençlerinin bu hedefe çabuk ve kolayca
ulaşmanın önüne geçen ne denli çeşitli yollarda ağaltımı engelleyebildikleri konusunda artan bir bilgi kazandıkça, tam "sağaltımı" başarmanın neredeyse olanaksız olduğunu ve giderek en ılımlı ilerlemenin bile
çoğu kez ancak büyük güçlüklerle kazanıldığını anlıyordu.
Özellikle eğitici bir vaka 1900'ün sonlarında intihar tehdidinin arkasından ona babası tarafından getirilen "Dora" adındaki onsekiz yaşındaki bir kadındı. Hafif isterik belirtiler gösteriyor ve iyi işleyen
kafasıyla FreuD2un sağaltımı için ideal bir aday olarak görünüyordu. Özgür çağrışımlarını çocuk cinselliğinin terimlerinde yorumlayışını anlatıyor görünüyordu. Belirtileri daha birkaç oturumdan sonra iyileşmeye
başlamıştı veFreud bir dostuna güvenle "vaka maymuncuk kolleksiyonumla kolayca açıldı" yazıyordu. Bununla birlikte, iyimserliği için henüz erkendi, ve Dora çok geçmeden sağaltımı başarıyla tamamlanmadan önce
sonlandıracaktı. Daha sonra düşündüğü zaman Freud vakayı çözümlemeyi başarabilmiş, hastanın niçin öyle davrandığını ve genel sağaltıcı görevin niçin böyle önceden düşündüğünden çok daha karışık olduğunu
anlayabilmişti.
Dora Vakası. Dora'nın sorunu ebeveynleri ile ve onların en yakın arkadaşları, Freud'un "Herr ve Frau K." olarak değindiği bir komşu çift ile ilişkilerinden kaynaklanıyordu. Babası sağlığı bozuk ve sık sık yoğun
bakım gerektiren canayakın bir insandı. Annesi sıkıntı verici bir kadındı ve kocasına bakmaktan çok evle ilgileniyor ve Dora'ya olduğu gibi babasına da pek sıcaklık göstermiyordu. Babasının bakımı zamanla daha
çok Bayan K. tarafından üstlenilmeye başlamıştı ve Dora ergenlik dönemine girdiği zaman komşusunun babasının bakıcısı gibi metresi de olmuş olduğunu anlıyordu. Karısının arkadaşıyla ilişkisi konusunda pek
patırtı çıkarmayan yakışıklı ama uysal Bay K. ise kendini hizmetçileriyle aşk serüvenlerinde avutuyordu. Arada bir de dikkatini artık çekici bir genç kadın olmaya başlamış olan Dora'ya yöneltiyordu. Ona
aralarında pahalı bir mücevher kutusu da olmak üzere armağanlar almış ve bir keresinde onu öpmeye kalkmıştı. Öpücük adamın soluğundaki güçlü tütün kokusundan rahatsız olan Dora'ya iğrenç gelmişti.
Bu pis durum Freud'un Dora'yı sağaltıma almasından önceki yaz kızın ailesi ve Bay ve Bayan K.'ler bir dinlence evini paylaşmakta oldukları zaman bir doruğa ulaşmıştı. Bay K. doğrudan doğruya Dora'ya göl
çevresinde bir yürüyüş önermiş ve duygusal bi havada "Karım bana birşey vermiyor" diye yakınmıştı. Dora öfkeyle geri çekilmiş, ama büyüklerine bir şey söylememişti. Daha sonraki iki hafta boyunca her gece diri
ve tatsız bir düş görmüştü. Sonra artık tatil evinde kalmayacağını ve bir iş gezisinde babasına eşlik edeceğini bildirmişti. Yolda babasına Bay K. konusunu anlattığı zaman düşler sona ermiş, ama histerik
belirtiler ortaya çıkmış ve babası sonunda onu yardım için Freud'a getirinceye dek kötüleşmeyi sürdürmüşlerdi.
Dora çözümleme sağaltımına başladıktan kısa bir süre sonra düş yinelemeye başlamıştı. Freud doğallıkla ondan düşü özgür çağrışıma bırakmasını istemişti ve akıcı ve kolay karşılıkları Freud'un vaka konusunda
öylesine iyimser olmasının nedenleri arasındaydı. Düşün açık içeriği kısaydı: "Bir ev yanıyordu. Babam yatağımın yanındaydı ve beni uyandırdı. Çabucak giyindim. Annem durup mücevherlerini kurtarmak istedi; ama
babam onun mücevher kutusu uğruna kendisini ve iki çocuğunu yanmaya bırakamayacağını söyleyip karşı çıktı. Aceleyle aşağı indik, ve dışarı çıkar çıkmaz uyandım."
Dora'nın özgür çağrışımları karışık ve çatışan duygularla dolu bir gizli içeriği ortaya sermişti. Bay K. çağrışımlar yoluyla güçlü bir biçimde mücevher kutusu ve yangına bağlanıyor ve yangın Dora'nın onun
soluğunda duyduğu tütün kokusunu imliyordu. Dora bir de dinlence evindeyken her zaman çabuk çabuk giyindiğini anımsamıştı -düşte olduğu gibi-, çünkü yatağı açık bir salondaydı ve Bay K.'nin onu yarı soyunuk bir
durumda görmesinden korkuyordu. Ateş Dora'nın bir genç kadın olarak doğallıkla duymaya başladığı cinsel kıpırtıları da temsil ediyordu. Genel olarak, o zaman, düş Bay K.'nin yarattığı korku ve iğrenme
duygularıyla birlikte bunlarla çatışan ve ona yönelik belli bir çekim duygusunun düzeyini de anlatıyordu.
Freud'un kuramıyla tutarlı olarak, ayrıca çocukluk cinselliğine açık anıştırmalar da vardı. Ateş suyla ilgili çağrışımlara götürüyor, ve bu ise, başka cinsel anıştırmalarla bileşim içinde, çocukluktaki altını
ıslatma ve
masturbasyon anılarını getiriyordu. Dora babasının geceleri onu uyandırıp altını ıslatmasını önlemek için banyoya götürdüğünü belirttiği zaman, Freud düşün gerçek anlamını ve belirttiği dileği anladığından emin
olduğunu duyuyordu.
Yorumuna göre, düş Dora'nın Bay K. için sürmekte olan ve çatışma-yüklü çekimini babası için erken, Oedipal çekiminin yerine geçiriyordu. Freud'un anlatımıyla, "Dora onu bir yabancı için o anki duygusuna karşı
koruması için babasına yönelik bir çocukluk çekimini çağırıyordu." Düş tarafından anlatılan dilek babasıyla kaçmak, onun güvenlik verici dostluğu tarafından olgunlaşmakta olan cinselliğinin rahatsız edici
dürtülerinden korunmaktı. Gerçekte, kısa bir süre sonra onunla birlikte iş gezisine çıktığı zaman bu dileği yerine getiriyordu. Anlamlı olarak, düş o zaman sona ermişti.
Freud'un Dora'nın duygusal yaşamının bu açıklamasından doyum bulmak için nedenleri vardı. Ama daha sonra düşün çözümlemesini yeterince ileri götürmeyi başaramamış olduğunu anlıyordu. Çünkü yorum düşün niçin
Dora'nın dinlence evindeyken görüldüğünü açıklamışken, Freud ile çözümlemesinin ortasında yeniden ortaya çıkışını açıklamamıştı. Bu soruya yanıt sağaltının üçüncü ayının sonuna doğru Dora birdenbire artık
gelmeyeceğini bildirdiği zaman açığa çıkmıştı. Sağaltımı büyük ilerleme göstermiş olmasına karşın tamamlanmış olmaktan uzaktı. Freud başlangıçta Dora'nın birden ayrılmasından şaşmıştı.
Kısa bir süre içinde Dora'nın onu niyetleri konusunda uyardığını anlıyordu, gerçi iletisini yorumlamayı başaramamış olsa da. Düş sağaltımın ortasında Dora'nın gerçek yaşamında artık önemli bir kişilik olmaya
son veren Bay K.'ye değil, ama onun yerine Freud'un kendisine yönelik karışık duygularını anlatmak için yinelemişti. Üzerine düşündüğünde, Freud Dora'nın özgür çağrışımlarına Bay K. denli güçlü bir biçimde
karıştığını görebiliyordu. Kendisi de çok sigara içen biriydi ve hastalarının çağrışımlarını yüreklendirmek için sık sık kullandığı anlatımlardan biri "Ateş olmayan yerden duman çıkmaz" deyimiydi. Niyetleri Bay
K.'ninkiler gibi onursuz değilken, Dora ile onda kaçınılmaz olarak rahatsız edici dürtüler yaratmış olmaları gereken cinsel konular üzerinde açıkça konuşmuştu. Böylece düş bir kez daha Dora için bir başka yaşlı
yabancıyla duygusal ya da cinsel olarak içine düştüğü güçlükten duyduğu korkuyu ve babasının göreli güvenliğine sığınma dileğini anlatmak için işe yarıyordu. Tıpkı bu dileği ilk keresinde edimsel olarak yerine
getirdiği gibi, şimdi de bunu sağaltıdan çekilerek yapıyordu.
Raymond E. Fancher, Ruhbilimin Öncüleri...
|